TDK kokuyu şu şekilde tanımlamış: Nesnelerden yayılan küçücük zerrelerin burun zarı üzerindeki özel sinirlerde uyandırdığı duygu. Aslında kokunun havada asılı olan moleküllerden beyne olan yolculuğunu tanımlayan bu ifade yanlış sayılmaz. Koku almak veya duymak nefes almanız ile başlayıp içinize çektiğiniz moleküllerin çok hızlı bir şekilde direkt olarak beyindeki duyguların işlendiği limbik sisteme ulaşarak burada değerlendirilmesidir. Koku almak dışında her duyumuz serebral kortekse bir sinyal göndererek beynin geri kalan kısımlarına bağlanmak için izin ister. Bu nedenledir ki ortamda bir fincan kahvenin olduğunu görmeden anlayabilirsiniz.
Koku almak sanılanın aksine sadece anı kaydetmek, çağrışımda bulunmak, hoş kokuyla mutlu olmak için değil canlıların hayatta kalabilmesi için önemli bir rol oynamaktadır. Ortamda bulunan en minik rahatsız edici kokunun varlığı size bir gaz kaçağını, yangından gelen dumanı, bozulan yiyecekleri anlamınızda yardımcı olur ve doğada bulunan tehditlere karşı sizi birçok duyunuzdan önce uyarır.
Kokunun beyindeki yolculuğu ise 4 adımdan oluşmaktadır. İlk adım “Algı” beynin kokuyla tanışması ve zihinde sembolik olarak kokuyu tanımlama evresidir. İkinci ve en önemli adım “Duygu”. Bunu şöyle hayal edin, her kokunun üzerine kokuyu aldığınız anda yaşadığınız duygu ve düşüncelerinizi etiket olarak yapıştırıyorsunuz ve bu etiket o kokuyu bir dahaki duyuşunuzda hemen arşivden çekilerek size kokuyu tanımlıyor. Bu etiketleme işlemiyle de üçüncü adım olan “İlişkilendirmeyi” tamamlamış oluyorsunuz. Evet bir koku var bunu artık beyniniz tanıyor ve onu sınıflandırmış durumda. Son olarak da “Depolama” yani bir daha aynı kokuyu duyana kadar beyniniz sizin için bu kaydı arşivinde tutacaktır.
Bir insanın günlük yaşamında ortalama yaklaşık 18.000 kere nefes aldığı bir dünyada gün içerisinde birçok kokuya maruz kalıyoruz ve burnun yaklaşık 1 trilyon farklı koku alabildiğini de düşününce dev bir koku arşivimizin olduğu aşikar. Peki kokuların hayatınız üzerinde ne kadar etkisi vardır? Yokluğunda neler yaşanır hiç düşündünüz mü?
Günümüzde koronavirüsüne yakalanan insanların şikayetleri arasında tat ve koku almada kayıp yer almaktadır. Henüz bu problemin nedeni net olarak çözülememiş olsa da koku sinir hücrelerinin eşsiz özelliği sayesinde kendilerini sürekli yenileyebilmektedirler. Bu sayede hastalık atlatıldıktan sonra koku duyusu tekrar geri gelebilmektedir. Şimdi arkanıza yaslanıp düşünün hatta gözlerinizi kapatın ve hiçbir kokuyu alamadığınızı hayal edin. Sabah uyandığınızda elleriniz yıkarken sabunun kokusunun size gelmediğini, kahvaltı için masaya koyduğunuz hiçbir yiyeceğin size görüntüden başka bir anlam ifade etmediğini, kıyafetinizi giyerken temiz veya kirli mi olduğunu anlayabileceğiniz bir koku alamadığınızı, dışarıya çıktığınızda çiçeklerin kokusunu duymadığınızı, sevdiğiniz insanların kokularını içine çekemediğinizi…
Sanırım bu kadarı bile yeterli geldi. Aslında her duyunun eksikliği yaşamdan pek çok zevki, tecrübeyi ve anıyı silmeye yetiyor. Bunun en büyük örneği Alzheimer hastalığı ile hayatımıza giriyor. Alzheimer hastalığının en belirgin semptomlarından olan koku hafızasının kaybı, artık sıcak ekmeğin kokusu nasıl olur bilememek ve hatta duyduğunuzda evinizi ve büyük kahvaltı sofralarını hatırlamanıza engel olmasıdır. Çünkü artık beyninizdeki arşiv yer yer silinmeye ve bozulmaya başlamıştır, en büyük yardımcısı koku artık beyne ulaşamaz ve tetiklemede bulunamamaktadır. (Not: Alzheimer, Parkinson, Multipl skleroz, Prion gibi nörodejeneratif hastalıkların tedavisinin olmaması sinir hücrelerinin kendini yenileyememesinden kaynaklanmaktadır.)
O nedenle şu an aldığınız her kokuya bir kez daha sahip çıkın, özümseyin. Bu müthiş yeteneğinizi kullanmaktan çekinmeyin, bazen gözlerinizi kapatarak nesnelerin, yiyeceklerin sadece kokusundan yola çıkarak keşiflerde bulunun ve beyninize kayıt edin. Yapılan araştırmalarda güzel kokuların strese ve kaygıya iyi geldiği ve hatta aromatik kokularla tedavinin mümkün olabileceği gözlemlenmiştir.
Canlılar için koku bu denli uyarıcı ve önemli olunca endüstriler de kendine düşen payını aldı. Koku endüstrisi milyar dolarlar üzerinden konuşulmaya başlandı. Parfüme sahip olmak her zaman lüks iken bir statü ibaresi olmaya başladı. Kokunun kullanım alanları arasında yer alan pazarlama sizi tüketime iten bir güç haline geldi. Severek kullandığınız hava yolu şirketinin, her şehirde kalmak istediğiniz favori otelin, alışveriş için gittiğiniz ve vazgeçemediğiniz markanın ortak bir noktası vardır. Bu markaların kendilerine özgü kokuları vardır ve siz ne zaman o ortama girseniz hep aynı kokuyu duyarsınız. Müşterilerinin aklında bir koku ile yer ederek bağlılığı arttıran bu markalar tüketimin kapılarını sonuna kadar aralamış olurlar.
Koku denince akla ilk gelenlerden biri ise Alman yazarı Patrick Süskind’in 1985 yılında yayımladığı “Koku” romanı daha sonrasında 2007 yılında “Koku: Bir Katilin Hikayesi” adıyla beyaz perdede karşımıza çıkmıştır. Bu hikayede ana karakterin mükemmel kokuyu elde edebilmektir ve bu uğurda cinayetler bile işler. Fakat işlediği her cinayete rağmen ürettiği koku sayesinde herkesin aklını başından alarak yaptığı tüm kötülükleri hafızalardan silmeyi başarmıştır.
Şimdi sizi en sevdiğiniz kokularla baş başa bırakıyorum. Anın tadına varıp dev arşivinizden gelen o kokuyu sonuna kadar içinize çekin. Kokunun gücünü asla yadsımayın. Hala tadına varabiliyorken kahvenin kokusunu yavaş yavaş içinize çekin, sevdiğinize sarılırken kokusunu daha da özümseyin, temiz çarşaflara uzanıp, yapraklarından gelen mistik kokuyla kitabınızın derin dünyasında yolculuğa çıkın..
Tutku DİNÇER
