Adaletsizliğin Derinliklerinde: “The 8 Show” ve Gerçek Hayat

Saatler süren deliksiz uykudan bir anda uyanmış gibi, ıssız bir arazinin içindeki gizemli evin kapısını açıp içeriye kafamı sokmuş gibi o heyecan ve merakla uzun bir aradan sonra karşınıza geldim 🙂

Ne oldu da buralara geldin diyecek olursanız, konuşmamız gereken konular var. Hepinizin izlediği, gördüğü ya da en azından duyduğu o meşhur dizi “The 8 Show” var ya, işte bu diziyi bitirdikten sonra içimde uyanan duyguları ve düşünceleri sizinle paylaşma heyecanı buldum. Sizin de biraz vaktiniz varsa, ona talip olmaya geldim.

Bilen ve bilmeyenler için kısa bir özet geçelim. “The 8 Show”, Bae Jin-soo’nun “Money Game” ve “Pie Game” isimli web çizgi filmlerine dayanan, Han Jae-rim imzalı yeni K-draması.

Birçok yerde karşınıza çıkan açıklaması ise şöyle: 

“Maddi sıkıntı içindeki sekiz kişi, intiharın eşiğindeyken zamanlarını parayla satın alabilecekleri bir realite yarışmasına davet edilir. Yarışmacılardan, sadece beton duvarlardan oluşan bir stüdyoda 100 gün boyunca kalmaları istenir. Eğer orada 100 gün kalmayı başarırlarsa 44,8 milyar won karı eşit olarak paylaşabileceklerdir. Ancak yiyecek, su ve elektrik gibi temel ihtiyaçlar da dahil olmak üzere harcadıkları her şey normal fiyatın 1000 katı tutarında olacak ve kardan düşecektir. Zaman ilerledikçe artan maliyetler, oyuncuları birbirine düşürür.”

Ama ne düşürmek! İzledikçe “bu kadarı olmaz” diyeceğiniz her şey bir bir yaşanıyor. Peki neden? Bu insanları bu kadar zalim olmaya iten şey ne?

Güç, haksızlık, fantezi, adalet?

İzledikçe sizin de kafanızda sorduğum sorular yanıt bulacak aslında ama ben biraz adaletsizlik hakkında konuşmak istiyorum.

Her geçen gün hayatın ne kadar acımasız, adaletsiz ve durmayan bir sistem olduğunu anlıyoruz, anlamak zorunda bırakılıyoruz. Büyümekle birlikte omzumuza yüklenen sorumluluklar, yetişmemiz gereken bir hayat, hayallerimiz ve daha nicesi bize nefes almayı engeller duruma geliyor. Hepimiz bu aç gözlü düzende geriye dönüp baktığımızda anlamlı bir hayat yaşamış olmak için canımızı dişe takıp çalışıyor, üretiyor, savaşıyor ve hayatta kalmaya çalışıyoruz. Lakin şartlar hiçbir zaman eşit olamıyor, her zaman sizden daha fazla şeylere sahip ya da haksız kazanan insanlar olmaya devam ediyor. Üstüne öyle şeyler yaşatılıyor ki bu beni niye buldu dediğiniz, kötü insanlara lanet ettiğiniz o dünyada var olmaya devam ediyorsunuz.

Bu savaşın içinde bir bakıyoruz ne görelim, zaman su gibi akıp gidiyor. Doğmaz dediğimiz güneş yeniden doğuyor, çıkmaz dediğimiz yıldızlar gökte özgürce parlıyor, geçmez dediğimiz dakikalar, saniyeler sanki kan ter içinde bir yere yetişmek için durmadan koşuyor. Henüz ölümsüzlük iksirimiz de raflarda yerini almadığı için hepimiz bu kısıtlı zamanda ne yapabilirsek, başarabilirsek, kazanabilirsek diye çabalıyoruz. Bu adaletsizliklere isyan ediyor, sövüyor ve gözyaşlarımızı akıtıyoruz.

Ama her şeye rağmen yaşıyoruz ve pes etmiyoruz. Sistem bize “hayatta sahip olmak istediklerin için açgözlü ol, hırslı ol, uğruna gereken her şeyi yap, vicdanını geride bırak, acımasız ol, en önemlisi sensin” diye yüzümüze bağırıyor. Bu noktada hala kim olduğunuz ise sizin elinizde olan bir karar. Evet, sahip olmak istedikleriniz ve size yapılan adaletsizliklere bir cevap vermek de, bu kötü kalplilerin üstüne basıp geçmek de, değerlerini korumak, kim olduğunu unutmamak, kötülük pınarında yıkanmamak için sert dalgalara göğüs germek de sizin seçiminiz.

Bugün kalemimi, kendilerine yapılan adaletsizliklere rağmen kim olduğunu unutmamış, yüreğindeki çiçekleri soldurmamış, kimsenin üstüne basmamış, bozulmamış nadide güzel insanlara kaldırıyorum.

Kapanışa giderken dizide geçen çok güzel bir sözü sizlere bırakmak isterim:

“Neşelen, ümidini kaybetme. Yolumuza devam edeceğiz.”

Bir Cevap Yazın