Kokuyu alıyor musunuz?

TDK kokuyu şu şekilde tanımlamış: Nesnelerden yayılan küçücük zerrelerin burun zarı üzerindeki özel sinirlerde uyandırdığı duygu. Aslında kokunun havada asılı olan moleküllerden beyne olan yolculuğunu tanımlayan bu ifade yanlış sayılmaz. Koku almak veya duymak nefes almanız ile başlayıp içinize çektiğiniz moleküllerin çok hızlı bir şekilde direkt olarak beyindeki duyguların işlendiği limbik sisteme ulaşarak burada değerlendirilmesidir. Koku almak dışında her duyumuz serebral kortekse bir sinyal göndererek beynin geri kalan kısımlarına bağlanmak için izin ister. Bu nedenledir ki ortamda bir fincan kahvenin olduğunu görmeden anlayabilirsiniz.

Koku almak sanılanın aksine sadece anı kaydetmek, çağrışımda bulunmak, hoş kokuyla mutlu olmak için değil canlıların hayatta kalabilmesi için önemli bir rol oynamaktadır. Ortamda bulunan en minik rahatsız edici kokunun varlığı size bir gaz kaçağını, yangından gelen dumanı, bozulan yiyecekleri anlamınızda yardımcı olur ve doğada bulunan tehditlere karşı sizi birçok duyunuzdan önce uyarır.

Kokunun beyindeki yolculuğu ise 4 adımdan oluşmaktadır. İlk adım “Algı” beynin kokuyla tanışması ve zihinde sembolik olarak kokuyu tanımlama evresidir. İkinci ve en önemli adım “Duygu”. Bunu şöyle hayal edin, her kokunun üzerine kokuyu aldığınız anda yaşadığınız duygu ve düşüncelerinizi etiket olarak yapıştırıyorsunuz ve bu etiket o kokuyu bir dahaki duyuşunuzda hemen arşivden çekilerek size kokuyu tanımlıyor. Bu etiketleme işlemiyle de üçüncü adım olan “İlişkilendirmeyi” tamamlamış oluyorsunuz. Evet bir koku var bunu artık beyniniz tanıyor ve onu sınıflandırmış durumda. Son olarak da “Depolama” yani bir daha aynı kokuyu duyana kadar beyniniz sizin için bu kaydı arşivinde tutacaktır.

Bir insanın günlük yaşamında ortalama yaklaşık 18.000 kere nefes aldığı bir dünyada gün içerisinde birçok kokuya maruz kalıyoruz ve burnun yaklaşık 1 trilyon farklı koku alabildiğini de düşününce dev bir koku arşivimizin olduğu aşikar. Peki kokuların hayatınız üzerinde ne kadar etkisi vardır? Yokluğunda neler yaşanır hiç düşündünüz mü?

Günümüzde koronavirüsüne yakalanan insanların şikayetleri arasında tat ve koku almada kayıp yer almaktadır. Henüz bu problemin nedeni net olarak çözülememiş olsa da koku sinir hücrelerinin eşsiz özelliği sayesinde kendilerini sürekli yenileyebilmektedirler. Bu sayede hastalık atlatıldıktan sonra koku duyusu tekrar geri gelebilmektedir. Şimdi arkanıza yaslanıp düşünün hatta gözlerinizi kapatın ve hiçbir kokuyu alamadığınızı hayal edin. Sabah uyandığınızda elleriniz yıkarken sabunun kokusunun size gelmediğini, kahvaltı için masaya koyduğunuz hiçbir yiyeceğin size görüntüden başka bir anlam ifade etmediğini, kıyafetinizi giyerken temiz veya kirli mi olduğunu anlayabileceğiniz bir koku alamadığınızı, dışarıya çıktığınızda çiçeklerin kokusunu duymadığınızı, sevdiğiniz insanların kokularını içine çekemediğinizi…

Sanırım bu kadarı bile yeterli geldi. Aslında her duyunun eksikliği yaşamdan pek çok zevki, tecrübeyi ve anıyı silmeye yetiyor. Bunun en büyük örneği Alzheimer hastalığı ile hayatımıza giriyor. Alzheimer hastalığının en belirgin semptomlarından olan koku hafızasının kaybı, artık sıcak ekmeğin kokusu nasıl olur bilememek ve hatta duyduğunuzda evinizi ve büyük kahvaltı sofralarını hatırlamanıza engel olmasıdır. Çünkü artık beyninizdeki arşiv yer yer silinmeye ve bozulmaya başlamıştır, en büyük yardımcısı koku artık beyne ulaşamaz ve tetiklemede bulunamamaktadır. (Not: Alzheimer, Parkinson, Multipl skleroz, Prion gibi nörodejeneratif hastalıkların tedavisinin olmaması sinir hücrelerinin kendini yenileyememesinden kaynaklanmaktadır.)

O nedenle şu an aldığınız her kokuya bir kez daha sahip çıkın, özümseyin. Bu müthiş yeteneğinizi kullanmaktan çekinmeyin, bazen gözlerinizi kapatarak nesnelerin, yiyeceklerin sadece kokusundan yola çıkarak keşiflerde bulunun ve beyninize kayıt edin. Yapılan araştırmalarda güzel kokuların strese ve kaygıya iyi geldiği ve hatta aromatik kokularla tedavinin mümkün olabileceği gözlemlenmiştir.

Canlılar için koku bu denli uyarıcı ve önemli olunca endüstriler de kendine düşen payını aldı. Koku endüstrisi milyar dolarlar üzerinden konuşulmaya başlandı. Parfüme sahip olmak her zaman lüks iken bir statü ibaresi olmaya başladı. Kokunun kullanım alanları arasında yer alan pazarlama sizi tüketime iten bir güç haline geldi. Severek kullandığınız hava yolu şirketinin, her şehirde kalmak istediğiniz favori otelin, alışveriş için gittiğiniz ve vazgeçemediğiniz markanın ortak bir noktası vardır. Bu markaların kendilerine özgü kokuları vardır ve siz ne zaman o ortama girseniz hep aynı kokuyu duyarsınız. Müşterilerinin aklında bir koku ile yer ederek bağlılığı arttıran bu markalar tüketimin kapılarını sonuna kadar aralamış olurlar.

Koku denince akla ilk gelenlerden biri ise Alman yazarı Patrick Süskind’in 1985 yılında yayımladığı “Koku” romanı daha sonrasında 2007 yılında “Koku: Bir Katilin Hikayesi” adıyla beyaz perdede karşımıza çıkmıştır. Bu hikayede ana karakterin mükemmel kokuyu elde edebilmektir ve bu uğurda cinayetler bile işler. Fakat işlediği her cinayete rağmen ürettiği koku sayesinde herkesin aklını başından alarak yaptığı tüm kötülükleri hafızalardan silmeyi başarmıştır.

Şimdi sizi en sevdiğiniz kokularla baş başa bırakıyorum. Anın tadına varıp dev arşivinizden gelen o kokuyu sonuna kadar içinize çekin. Kokunun gücünü asla yadsımayın. Hala tadına varabiliyorken kahvenin kokusunu yavaş yavaş içinize çekin, sevdiğinize sarılırken kokusunu daha da özümseyin, temiz çarşaflara uzanıp, yapraklarından gelen mistik kokuyla kitabınızın derin dünyasında yolculuğa çıkın..

Tutku DİNÇER

Gülüyor musunuz?

Komik bir durum ile karşılaşınca, anlatılan fıkralarla, absürt durumlar karşısında, içinizi ısıtan bir jest yapıldığında, bazen sırf biri kahkaha atıyor diye, kimi zaman gergin anlarda, yapılan sakarlıklarda, dil sürçmesinde ve sayılamayan birçok sebep sonucu istemsiz olarak gülme eylemini gerçekleştirirsiniz. Gülmek insanların anne karnından başlayarak gerçekleştirdikleri istemsiz bir eylemdir. Doğuştan sahip olunan bu yetenek öğrenim gerektirmez. Peki siz bu yeteneğinizi ne kadar kullanıyorsunuz? Gülmenin size bir faydası var mı? Her gülme eylemi istemsiz mi gerçekleşir? Şimdi gelin gülmenin derinliklerine inip bu sorulara cevaplar bulalım.

Gülme konusunda araştırmalar yapan Amerikalı psikolog Robert Provine’a göre gülme tanımı ise şöyledir: Her 210 mili saniyede bir tekrarlanan sesli harf içeren kısa hece. Provine, kahkahanın “Ha ha ha” ya da “Ho ho ho” gibi farklı tipleri olduğunu ancak bu ikisinin kesinlikle bir arada bulunmadığını bildirmiş.

Çok basit olarak gerçekleştirdiğiniz gülme eylemini inceleyen bir bilim dalı olduğunu biliyor muydunuz? Gelotoloji, gülmenin insan fizyolojisi üzerindeki etkilerini inceleyen bir psikoloji dalıdır. Gülme, insanın duyduğu ya da gördüğü komik veya mizahi bir duruma verdiği psikolojik bir tepkidir. Gülme eylemi gerçekleşirken 17 farklı yüz kasını aktif biçimde çalıştırsınız. Ayrıca surat asmak için yüzünüzde 43 farklı kas çalıştırmanız gerekir çünkü yüzünüzü kasarak gülmeyi engellemeniz gerekmektedir. Gülerken nefes alma düzeniniz değişir ve küçük diliniz gırtlağınızın bir bölümünü kapatarak nefes almanızı güçleştirir. Gülerken gözlerin dolması ise  histerik gülmeler sırasında deneyimlenir. Bunun nedeni gözyaşı kanallarının eş zamanlı olarak aktif olmasıdır.

Gülmenin yapılan araştırmalar sonucu vücuda birçok fayda sağladığı gözlemlenmiş. Gülmenin vücuda olan en büyük faydası kan basıncını düşürmesi. 2011 yılında yapılan bir araştırmada, 79 katılımcıya bir müzik ya da kahkaha terapisine uygulanmış. Terapide kahkahalar, oynak göz teması ve nefes egzersizleri ile uyarılmış. Oturumlardan hemen sonra, kahkaha terapisi kan basıncını 7 mmHg düşürürken, müzik terapisi 6 mmHg düşürdüğü gözlemlenmiş. Kan basıncının düşürülmesi yüksek tansiyonu engelleyerek kalp rahatsızlıklarının da önüne geçmenize olanak sağlıyor.

Gülmek aynı zamanda anksiyete ve depresyona da iyi gelmektedir. Ne de olsa hayatınızı hangi enerji ile çevrelerseniz o enerji size akmaya devam edecektir. Gülmek vücudunuzdaki “kortizol”, “adrenalin” ve “dopamin” hormonlarının seviyelerini düzenlediği için hem antidepresan görevi görürken uzun vadede bağışıklık sisteminizi de güçlendiriyor.  Gülerken kalori yakmanız  bile mümkün. Nefes alışverişinizin hızlanması, kalp atış hızını arttırarak size minik bir kardiyo egzersizi yaptırıyor.

Evet gülmenin fiziksel ve psikolojik etkilerini öğrendik. Aslında basit bir eylemin sizde yaratabileceği harikaları gördük o halde kendinize sorun “Ben ne kadar gülüyorum?”. Umarım bu soruya cevabınız bile gülmek olmuştur. Kendinizi ödüllendirmenin en iyi yolu gülmek ve yapması da çokta basit.

Tabi gülerken aslında sahte gülümseme ve kahkahalardan bahsetmiyoruz. Fransız nörolog Guillaume Duchenne, insanların sahte mi gerçek mi güldüğünü ölçmek için 1862 yılında bir araştırma yapmış. Araştırma sonucunda sahte gülümsemeyi gerçeğinden ayırmanın göz çevresine bakılarak anlaşılabileceğini açıklamış. Eğer karşınızdaki kişi gülerken göz çevresi kırışıyorsa bu gülüş duyguların aktif olduğu gerçek bir gülüş olarak Duchenne tarafından ortaya atılmış. Hatta içten gülme zamanla “Duchenne Smile” olarak tarihte yerini almış. Bunun zıt örneği ise Pan-Amerikan Hava Yolları hosteslerinin her zaman yapay bir gülümsemeyle gezmelerinden dolayı “Pan American Smile” olarak kullanılmaya başlanmış.

Siz de yaşamınıza bolca “Duchenne Smile” ekleyerek daha pozitif, daha mutlu, daha sağlıklı ve pozitif enerjiyi kendine çeken biri olabilirsiniz. Evet günlük yaşantınızı zor ve ağır şartlar altında sürdürmeniz gerekebilir ama bu sizin kendinize olan yaklaşımınızı değiştirmemeli. Her aynaya baktığınızda kendinize gülümsemeyi, kendinizi sevmeyi ve sevginizi göstermeyi ihmal etmeyin. Nefes alamadığınız anlarda zorlada olsa kaslarınızı harekete geçirip dünyaya kocaman bir gülümseme hatta kahkaha ile cevap verin. “Üç kardeşleri tanıyor musunuz? ” yazımda da bahsettiğim gibi anın önemi ve şimdiyi yaşamak çok kıymetli, gülerek her anınızı daha lezzetli kılmak da sizin elinizde. Hadi hep birlikte bol kahkaha atmak için videoya, kemerlerinizi bağlayın çünkü gülmekten bayılabilirsiniz 🙂

Tutku DİNÇER

Sabit fikirli misiniz?

İnsanlar anlama, yorumlama, fikir üretme ve ifade etme yeteneğine sahip canlılardır. Gördüğü, duyduğu, kokladığı, dokunduğu ve hissettiği her şeye karşı düşünceleri oluşan, seçim yapma durumlarında karar veren bu canlı adeta sürekli fikir üreten bir makinedir. Kanada’da 184 katılımcı üzerinde yapılan bir araştırmada insanların günde ortalama 6 bin fikir ürettiklerini ölçümlemiştir. Peki bu fikirler tamamı ile doğru mudur? Verdiğiniz tüm kararlar objektif midir? Yoksa sadece size ait ve sizce doğru olan fikirler herkes içinde doğru mu olmalıdır?

Siyaset bilimci Brendan Nyhan ve Siyasal Bilim profesörü Jason Reifler 2006 yılında bir deney hayata geçirirler. Bu deneyde karşıt görüşleri destekleyen onlarca sahte makale yazarlar. Bu sahte makalelerden birinde Irak’ta nükleer silah bulunduğunu ifade etmişlerdir. Savaş yanlısı olan kişiler de bu makaleyi okuduktan sonra sorgulamadan inanmışlardır. Sonrasında bu kişilere makalenin sahte olduğunu ispatlayan gerçek makaleler sunulduğunda ise bu kişiler ilk makaleye daha çok inanarak asıl gerçeğin o olduğunu dile getirmişlerdir. Deney sonucunda ise adı “Backfire Effect” olan “Doğrulama Yanlılığı” kavramı ortaya atılmıştır. Araştırma sonucunda kişilerin, bir fikre bağlandığında fikirlerinin yanlış olduğu ispatlansa dahi, bağlılıklarından vazgeçmeyerek kendi fikirlerine daha çok bağlı kaldığı gözlemlenmiştir.

Şimdi hatırlayın bir yakınınızla veya herhangi bir ortamda girdiğiniz tartışmayı, iki tarafta farklı görüşler savunur ve durum çıkmaza doğru ilerlemektedir. Siz kendi düşüncenize inanılmaz derecede güveniyorsunuzdur çünkü gerekli tecrübeleriniz ve anılarınız bu tezi savunur niteliktedir. Nitekim karşı tarafta aynı düşüncelerle “Hayır bence doğrusu bu!” demeye devam etmektedir. Hatta internette arama yaptığınızda karşınıza çıkan ve sizi haklı çıkaran ilk sonuç size tamam işte bu demek için yeterli bir kanıttır. Bu durum doğrulama yanlılığının günlük hayattaki en belirgin örneğidir. Aklınıza o anlar geldi mi? Kendi doğrunuzu görünce rahatlayıp, ben haklıymışım dediğiniz o an. Diğer aramaların hepsinde geçen aslında asıl doğrunun sizin ki olmadığını ispatlayan onca yazı sizin için çoktan gereksiz ve asılsız oldu bile.

Bu yazıyı okuduktan sonra fikrinizi savunurken aklınızın bir köşesinde şu soruları kendinize sorun, “Gerçekten inanmak istediğim bu mu? Karşı taraf haklı olabilir mi? Ben bunu farklı açıdan göremiyor olabilir miyim?”. İnatçı olmak size bazen düşündüğünüz kadar faydalı olmayabilir. Tek doğrunun sizin ki olamayacağını kabul etmek sizi daha az bilgili değil, değişime ve gelişime açık biri yapar. Karşı tarafı dinlemek, gerçekten öyle midir diye sorgulamak sizi çabuk kanan biri değil, etkin bir dinleyici ve sorgulayıcı biri yapar. Sabit fikirleriniz sizi fırsatlardan, yeni ilişkilerden, tüm yeniliklerden uzak tutabilir. Hatta bu sabit fikirleriniz yüzünden ön yargılı bir insan olmaktan öteye gidemeyebilirsiniz.

Fransız şair Paul Valéry demiş ki:

Bir tehlikeyi gören hayvan nasıl birden duraklar, döner ve kaçarsa, kendisini başka yere çağıran bir fikir gören insan da yön değiştirir.

Siz de kaçmayı seçenlerden iseniz, değiştirmek istemediğiniz sabit fikirlerinize köle olmuş olabilirsiniz. Bırakın fikirleriniz sizi değil, siz fikirlerinizi yönetin. Gerçek sahibin siz olduğunu, eğer siz isterseniz her şeyin olabileceğini, değişebileceğinizi önce kendinize sonra da dünyaya gösterin. Unutmayın, karanlıktan korkmak ışıklar sönünce başlar fakat bu korku cebinizden çıkardığınız kibriti yakmanızla son bulur.

Tutku DİNÇER

Çevrenizde hiç yengeç var mı?

Başlığı okuduğunuzda ne yengeci, sahilde miyiz dediğinizi duyar gibiyim. Aslında ben size 10 bacaklı, 2 kıskacı olan kabuklu canlılardan bahsetmiyorum, bugün ki konumuz bu canlılardan bir hayli farklı. Fakat birazdan okuyacağınız hikaye yengeçlerin hareketlerinden yola çıkarılarak oluşturulmuş.

“Kumsalda yürüyen bir adam, avlanan balıkçıya yaklaştığında kova içerisindeki yakalanmış yengeçleri görür. Kovanın üstü açıktır, kapağı yoktur. Bu durum onu şaşırtır, çünkü yengeçlerin kaçabileceğini düşünür. Balıkçıya sorduğunda “Evet, tek bir yengeç olsaydı, kesinlikle kaçardı. Ancak, pek çok yengeç varsa, biri kaçmaya çalıştığında diğerleri onu yakalar, kaçamayacağından emin olur, geri kalanlar da aynı kaderi yaşarlar.” yanıtını alır. Tek yengeç kapaksız kovadan rahatlıkla çıkabilirken sayı arttıkça kaçış imkansızlaşır. Çünkü birbirilerini yukarı itmek yerine, aşağı çekerek engellerler. Sonunda kimse kazanamaz.”

Bu hikayeden yola çıkarak aktivist yazar Ninotchka Rosca tarafından bir tanım ortaya atılmıştır. Hatta bu tanım Filipinliler arasında da popüler olan bir kavram olarak yerini almış.

“Ben sahip değilsem, sen de olamazsın.”

“Ben başaramıyorsam, sen de başaramazsın.”

Bu kavramların dışında birde bu olaya “Yengeç Sepeti Sendromu” adı verilmiştir. Belki de etrafınızda bu sendromu hayat felsefesi yapmış insanlar olabilir. Peki siz bu insanları nasıl fark edebilirsiniz?

Bir gün fazla kilolarınızdan şikayetçi olup, artık sağlıklı besleneceğim dediğinizde, yanınıza sürekli abur cubur ve yağlı yiyeceklerle gelip, “Alsana bak çok güzel değil mi?” diyen o kişiyi anımsadınız mı? Büyük bir proje için gece gündüz ter dökerken sürekli “Burası olmamış, neden böyle yaptın ki?” diyerek sürekli sizi demotive eden o arkadaş geldi mi gözünüzün önüne? Peki yıllardır emek sarf ettiğiniz işinizde yükselmek için o son çalışmayı yaparken sırf siz başarılı olmayın diye hile yapan iş arkadaşınız hala hayatınızda mı? Sırf başkaları sizi daha çok takdir etmesin diye her başarınızın üstünü örtüp “Evet ya iyisin sende ama enerjini bu kadar boşa sarfetme, ne olucaksın sanki.” diyerek sizi vazgeçirmeye çalışan insanlar sahi nerede?

İşte size sorduğum yengeçler bunlar. Belki bahsettiğim yengeç siz bile olabilirsiniz. Ya da en kötüsü o yengeçlerin yanında kendinizi kaybetmeye mahkum biri olarak görebilirsiniz ama unutmayın o ortamdan kurtulmak, kimseye köstek olmamak ve olana da izin vermemek sizin elinizde.

Koşullar her zaman güzel ve kolay olmayabilir. Sizi her zaman motive eden faktörler veya kişiler hayatınızda yer almayabilir aksine sizin iyi olmanızı, başarılı olmanızı ve mutlu olmanıza dayanamayan ve kıskanan insanlar olabilir. Bu durumda kalıp savaşmakta bir seçenektir ya da oturup bir mucizenin olmasını beklemekte. Sizce hangisi size fayda sağlar ve hangisi sizi yaşamaktan uzak kılar? Eğer yengeçler birbirilerini aşağıya çekmek yerine harekete geçenin çıkmasını sağlayacak kadar bekleyip hareketsiz kalsalar hepsi de o kovadan kurtulamaz mıydı?

Belki bazen sıranız henüz gelmemiştir ve çıkana engel olmak sandığınız gibi sizi sıradaki yapmaz. Çünkü bu sefer hedef siz olursunuz. Yardımlaşmanın önemi her zaman yardıma koşmak değildir, bazen sessiz kalmak ve izin vermektir, onun yapabileceğine inanmaktır.

Şimdi siz söyleyin, siz hangi yengeç olmayı tercih edersiniz ya da hayatınızda sizi aşağıya çeken yengeçlere ne kadar daha tahammül etmek istersiniz? Unutmayın hayat sizi bekleyemeyecek kadar hızlı ve meşguldür, sizin onunla koşmanızı bekler ve pes ettiğinizde sizi geride bırakmaktan asla çekinmez.

Tutku DİNÇER

Acele verilen kararlarınız var mı?

Günlük hayatınızdaki en basit ve en karmaşık yol ayırımlarında karar vererek seçimler yaparsınız ve bu seçimler sizin hayatınızı şekillendirir. Sabah suyu hangi bardakta içeceğinizin kararı da yapmak istediğiniz mesleği belirlerken verdiğiniz karar da aynı adımlardan geçilerek verilen fakat önem büyüklüğü farklı olan seçimlerinizdir. Hatta inananlara göre seçim yaptığınızda vazgeçtiğiniz hayat paralel evrende yaşanmaya devam eder, yani sonsuz sayıda yaşamda seçmediğiniz her parça için farklı bir hayat yaşayan yine sizlersinizdir.

Peki karar verme nasıl gerçekleşir adımları nelerdir? En basit haliyle 5 adımdan oluşan bir karar yapısı bulunmaktadır. İlk adım “Tetikleyeci” olarak geçen kararı oluşturmada etkilendiğiniz içsel ve dışsal olayların yaşandığı, anımsandığı evredir. Akabinden “Harekete Geçme” evresi gelir, bu evrede verebilceğiniz tüm kararları araştırır, çözüm üretir ve şekillendirirsiniz. Tüm olasılıklar hesaplandıktan sonra en can alıcı evre çalışmaya başlar o da “Sınama”dır. Daha önce konu ile ilgili verilen kararlar ile kıyaslama yapılır. Hatta bu sadece kendi kararınızda olmak zorunda değildir, bilgilerinizden konu ile ilgili her bilgi çağırılarak büyük bir kıyaslama döngüsü başlatılır. “Karar noktası” aşaması ise uygunluk verilebilecek herhangi bir kararınız var mı değerlendirilmesinin yapıldığı evredir. Eğer burada uygun olduğunu düşündüğünüz bir kararınız yok ise süreç tekrar başa döner. Fakat içinden seçtiğiniz bir çözüm var ise son aşama olan “Sonuç” yani kararınız verilmiş olur.

Acıktığınızda ne yemek istediğinize karar vermek belki 5 dakikanızı alabilirken, yaşayacağınız eve karar vermek aylarınızı alabilir. Aynı adımlardan geçse de sizin için önemine bağlı olarak karar alma süreciniz farklılık gösterebilir.

Birde pişmanlıklar, yapılan hatalar vardır. Zamanından önce verilmiş kararlar, fazla seçenek oluşturulmadan düşünülmeden ilk akla gelenin seçildiği kararlar, baskı altında verilen kararlar. Neticede hepsi de süreci hızlandırılmış ve acele verilmiş kararlardır. Sizinde acele verilen kararlarınız var mı, sonucunda büyük hasarlar aldığınız veya pişman olduğunuz?

Adı yaşlı bilge anlamına gelen, Tao düşüncesinin kurucusu, Çinli düşünür Lao Tzu’nun acele karar verme ile ilgili bir öyküsü var. Öyküye göre:

Köyün birinde bir yaşlı adam yaşarmış bu adam çok fakirmiş ama kralın bile kıskandığı dillere destan bir beyaz atı varmış. Kral bu at için ihtiyara neredeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış. “Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı?” dermiş hep.

Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: “Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın.” demişler. İhtiyar: “Karar vermek için acele etmeyin.” demiş. ”Sadece at kayıp deyin, çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi yoksa bir şans mı bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.”

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş. Meğer at çalınmamış, dağlara gitmiş. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler. Babalık demişler, sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil, adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var!

“Karar vermek için gene acele ediyorsunuz.” demiş ihtiyar. “Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.” Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden “Bu herif sahiden gerzek.” diye geçirmişler.

Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul, şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler yine gelmişler ihtiyara “Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın” demişler. İhtiyar “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz.” diye cevap vermiş. ”O kadar acele etmeyin, oğlum bacağını kırdı, gerçek bu, ötesi sizin verdiğiniz karar. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.”

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almış. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini, ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.

Köylüler, gene ihtiyara gelmişler ve“Gene haklı olduğun kanıtlandı.” demişler. “Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer!”. “Siz erken karar vermeye devam edin.” demiş, ihtiyar. “Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var, benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.”

Lao Tzu bu hikayenin ardından bir de ekleme yapar ve der ki: “Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp, tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.”

Sizce Çinli düşünür haklı mı? Gerçekten kestirip attığımız ve bitmiştir dediğimiz anlarda verilen kararlar sağlıklı mıdır?

Burada bakış açınızın rolü de asla yadsınamaz. Eğer at gözlüklerinizi takarak karar verir ve ısrarcı olursanız, hayat hayal ettiğiniz durumları karşınıza hiç çıkaramayabilir. Karar vermiş olmak için kendinizi zorlamayın, bazen sadece doğru zaman henüz gelmemiştir. Verdiğiniz kararın ömür boyu geçerli olacağını düşünmeyin çünkü kararlarınızın son kullanma tarihleri vardır ve yerine hep yenileri gelir. Baskı altında hissettiğiniz anlarda arkanıza yaslanın ve olayları, kendinizi dışarıdan izleyin belki de cevap çok açıktır ama siz göremeyecek kadar içinde sıkışmış olabilirsiniz. Kararlarınızın “Tetikleme” aşamasında dışsal etkenlerden kolayca etkilenmesine izin vermeyin, evet kulak verin ama düşünmeden uygulamayın. Nefes aldığınız her an sizin ve alacağınız her nefes sizin kararlarınızla anlamlı olmaya devam edecek. Sadece derin ve içten nefesinizi alıp, hayatınıza devam edin. Hayat kısa ama her anın tadı içinde gizli. Hızlı varmak için koşarken kaçırdığınız çiçeklere üzülmeyin, bırakın 2 dakika gecikin ama durup o çiçekleri koklayın.

Tutku DİNÇER

 

Siz iyi biri misiniz yoksa kötü biri mi?

Milano’daki Santa Maria delle Grazie Kilise ve Manastırının yemek salonunun duvarında yer alan 15. yüzyılda Leonardo Da Vinci tarafından resmedilen “Son Akşam Yemeği” tablosunu mutlaka görmüş ya da hikayesini duymuşsunuzdur. Bu tablo İncil’de de yer alan bir kesit üzerine çizilmeye başlanarak 3 senede tamamlanmıştır. Tablo ile ilgili birçok iddia ve inceleme de bulunmakta.

“Son Akşam Yemeği”nin hikayesi ise İsa’nın ve 12 havarisinin yemek yeme sırasında İsa’nın havarilerine söylediği sözden sonraki anın resmedilmesine dayanmaktadır. İsa havarilerine “Size derim ki, içinizden biri beni ele verecek.” dedikten sonra havarilerin içinde bulundukları duygu hali ve şaşkınlık bu resimde detaylıca işlenmeye çalışılmıştır. Fakat bizim bugün ki konumuz tablonun detayları ve sırları değil, Simyacı’nın yazarı Paulo Coelho’nun kaleme aldığı “Son Akşam Yemeği”  tablosunun çizim öyküsüdür.

Paulo Coelho’nun aktarımına göre tablonun çizimi sırasında en çok zorlanılan kısmın İsa ve ona ihanet eden Yahuda’nın yüzünü ve bedenini tasvir ederken ihtiyaç duyulan modellerin bulunmasıymış. Çünkü burada iyinin ve kötünün yüzü tabloda çok net ifade edilmeli ve çarpıcı olmalıdır. İddiaya göre resmini yarım bırakan Leonardo bu iki yüz için model aramaya başlar. Bir gün kilise korosunu dinleyen Leonardo’nun korodaki bir adamın İsa için çok uygun bir yüze sahip olduğunu düşünür ve kendisinden resimde yer alması için atölyesine davette bulunur. Tüm resim tamamlanmaya yüz tutarken hala Yahuda’nın yüzü boştur çünkü uygun yüz seçilememektedir. Leonardo’nun bağlı olduğu kilisenin kardinali resmin tamamlanması konusunda baskılara da çoktan başlamıştır. Günlerce yapılan model araştırması sonrası Leonardo; vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam bulur. Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştır. Leonardo yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyler. Çünkü artık zamanı yoktur ve atölyede taslak çizecek veya prova edecek durumda değildir.

Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa dikerler. Zavallı, başına gelenleri anlamamıştır. Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçirmeye başlar. Resim tamamlandıktan sonra sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan bu adam resme bakar ve şaşkınlık içinde; ‘Ben bu resimi daha önce gördüm.” diye yanıt verir. Gizlilikle saklanan tablonun böyle bir adam tarafından daha önce görülmüş olma ihtimali Leonardo’yu şaşırtır ve ne zaman gördüğünü sorar. Üç yıl önce diyen adam sözlerine de şöyle devam eder;
‘Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce… O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum. Pek
çok hayalim vardı. Bir ressam beni İsa’nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti…’

Bazı araştırmacılara göre bu hikaye asılsızdır çünkü 3 sene gibi bir süreçte bir insanın zamanından önce yaşlanması imkansızdır ama efsane veya gerçek iyiliğin simgesi İsa’nın; kötülüğün ve ihanetin simgesi Yahuda’nın yüzü aynı kişiye aittir. Aslında iyilikte kötülükte insanın içinde yer alan ama seçimlerine göre hayatını biçimlendiren olgulardır.

İnsan içinde yer alan iyilik ve kötülüğün anlatıldığı bir diğer öykü ise Kızılderelilere ait. Hikayeye göre yaşlı kızıldereli reisi kulübesinin önünde torunuyla birlikte oturmaktadır. Kulübenin önünde yaşlı reisin yanından ayırmadığı iki kurt köpeği birbiriyle boğuşmaktadır. Köpeklerden biri beyaz ve biri siyahtır. On iki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup dururlar. Kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olacağını düşünen çocuk dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin neden ille de siyah ve beyaz olduğunu anlamak için kafasından geçenleri sormaya başlar. Dedesi gülerek;  “Onlar benim için iki simgedir evlat.” yanıtını verir. Çocuk giderek daha da merakla “Neyin simgeleridir?” diye sözlerine devam eder. “İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.” Çocuk bu seferde bir galip arama heyecanı ile dedesine “Peki sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?” diye sorar. Yaşlı reis derin bir gülümsemeyle torununa bakarak “Hangisi mi evlat? Ben, hangisini daha iyi beslersem o!” yanıdını verir.

Peki siz hangi yönünüzü daha çok besliyorsunuz?  Siz gerçekte kimsiniz veya kimdiniz? İyilik ve kötülük terazinin kollarında karşılıklı yer alır ve siz ne zaman bir kefeye daha çok yük  eklerseniz o hep baskın gelir. İçinizde beslediğiniz her duygu, tutum ve davranış, hayatınızı yönetiş şekliniz, değerleriniz sizi iyi veya kötü olarak tanımlada kulanılan kıstaslar olabilir. Hayatınız boyunca mutlak iyi veya kötü olamayabilirsiniz fakat bu sizin seçiminizdir. İyi veya kötünün bile soyut ve ölçülemeyen kavramlar olduğu düşünüldüğünde bunu görecelendirmek de size kalmıştır. Kendinize kim olduğunuzu sormaktan ve yaptıklarınızın sorumluluğunu almaktan hiç vazgeçmeyin. Kim olmak istediğinize karar verip o yönünüzü besleyin. Unutmayın ki hayatta ne ekerseniz onu biçersiniz.

Tutku DİNÇER

Üç kardeşleri tanıyor musunuz?

Başucu kitaplarımdan biri olan “Momo” ile yine karşınızdayım. Bu kitapta geçen Hora Usta’nın ana karakterimiz olan Momo’ya yöneltmiş olduğu bir bilmece var ki eminim sizinde okuduğunuzda heyecan duyacağınız ve belki de ilk anda çözeceğiniz bir bilmece bu.

Hora Usta der ki: “Üç kardeşler, otururlar bir evde hiç benzemez birbirine üçü de. Sen onları ayırt edeyim derken, dönüşürler çabucak birbirlerine. Birincisi evde yoktur, gelecek. İkincisi çıkmış gitmiş, dönmeyecek. Üçünden en küçüğü evdedir. O olmazsa her ikisi ne edecek? Bildiğimiz sadece üçüncüdür. Çünkü birinci ikinciye dönüşmüştür. Sen tam onu görüyorum derken, bakarsın ki, kardeşi görünmüştür. Söyle şimdi:üçü tek bir kişi mi? Yoksa iki veya hiçbir kişi mi? Adlarını bana sayabilirsin. Üç kudretli hükümdarı bilirsin. Bir ülkeye üçü birden hükmeder. Ülke ile bütünleşip bir eder.”

Peki sizce bu üç kardeşler kim? Üç hükümdar kardeş nereyi yönetir? Kardeşler hem bu kadar özerkken bir o kadar bir nasıl olabilir?

Bulmaca da geçen üçüncü kardeş ile başlayalım, kendisi sizin de yakından tanıdığınız ve evin en küçüğü olan “Şimdi”dir. İkincisi ise evden çoktan çıkıp gitmiş olan “Geçmiş”tir. Birinci ve evde olmayan ise “Gelecek”tir. Yönettikleri ülkede “Zaman”nın ta kendisidir. Evleri ise “Dünya” veya “Evren”dir.

Şimdi detaylıca baktığımızda üçüncü olmadan birinci ve ikinci kardeşin ne yapabileceği dile getirilmiş. Gerçekten de şimdi olmadan hayatımızda geçmiş ve gelecek nasıl var olabilirdi? Evrenin en küçük ama en değerli hükümdarı içinde bulunduğunuz an değil midir? Latin edebiyatından çıkarak hayatımıza giren “Carpe diem!” sözü bile anın önemini bize her defasında hatırlatıyor. Anı yaşamak, bilinçli yaşamak, üzüntülere kendini kaptırmamak, bulunduğu her ortam ve durumdan keyif almak, kıymet bilmek ve anın da bir anda değişip ikinci kardeşe yani geçmişe döneceğini unutmamak gerek. Geçmişi oluşturan ve birinci kardeşe yani geleceğe zemin hazırlayan şimdi hep bizimle olan ve bizi biz yapmaya yönelten, nasıl işlersek öyle şekillenen bizim olan ve hemen kaybedilen bir olgu. O nedenle şimdi ile daha barışık bir hayat yaşamak ve hakettiğiniz sizi oluşturmak anın içinde.

Bilmecede geçen “Bildiğimiz sadece üçüncüdür. Çünkü birinci ikinciye dönüşmüştür. Sen tam onu görüyorum derken, bakarsın ki, kardeşi görünmüştür.” bu parça bir hayli değişik. Bildiğimiz bir tek şimdi onu yaşıyoruz fakat gelecek niçin geçmişe dönüşür ve tam geleceğe bakarken nasıl geçmiş görünür? Aslında gelecek bir muammadır ve yaşanmadan öngörülemez. Yaşandığında ise artık geçmişe dönüşmüştür. Şimdi ise tek gerçek ve bilinendir.

İngiliz şair Abraham Cowley’nin de söz ettiği gibi:

Geçmiş veya gelecek yoktur. Sonsuz bir “şimdi” vardır.

Öyleyse adresiniz çok açık ve net. Sırtınıza geçmişin yükünü alıp, geleceğe koşmaya çalışırken şimdiyi ayaklarınızın altında ezmemeniz gerekir. Asıl olan şimdidir ve sizin elinizde şekil almayı beklemektedir. Bırakın hayat size istediği kadar hoyrat davransın, başarısız olun, son kuruşunuza kadar kaybedin ama son nefesinize kadar her daim sizinle olan ve bedelsiz sizin olam şimdiyi hiçe sayarak harcamayın. Elbet her şey geçer, gelecek dediğiniz an bir anda yaşanmış bitmiş olur ama şimdi size kollarını açıp gel beraber koşalım der. Durmayın koşun, yaşayın ve şükredin, unutmayın şimdi de bir gün son nefesinizde sizden ayrılacak.

Tutku DİNÇER

Kötü anılarınızı sildirmek ister miydiniz?

TDK anıyı “Geçmişte yaşanmış çeşitli olaylardan belleğin sakladığı her türlü iz, hatıra” olarak tanımlamış. Aslında anılar bizi biz yapan beyindeki yapı taşlarımızdır. Zihnimizde olan her bilgi, yaşadığımız her tecrübe, edindiğimiz yetenekler, alışkanlıklarımız aslında birer anıdır.

Örneğin suyu ilk gördüğünüz an ve size onun su olarak seslendirilmesi; içilebilir, dokunulabilir materyal olduğunun tanıtılması bir anıdır. Sonrasında sizin her suyu gördüğünüzde o anıyı zihninizin dev arşivinden çağırarak tanımlamanız onu bilgiye dönüştürür. O anıyı o kadar sık çağırırsınız ki bulunduğu yerden beyninizdeki başka noktalara yeni rotalar inşa ederek daha kalıcı hale gelir. Hatta üzerine başka anılar dahi eklersiniz, denize ilk ayağınızı soktuğunuzda onun da kocaman bir su parçası olduğunu keşfeder ve o an ki yaşadığınız duyguları üzerine ekleyip arşivdeki yeni yerine uğurlarsınız. Peki bu anıları silmek mümkün müdür? Zihnimizde dev bir kütüphane mi vardır? Anıları yönetmek bizim elimizde midir?

Anılar beyine kabul edilirken öncelikle kısa süreliğine kayıt edilmek için alınır. Eğer bu anıdaki bilgi ya da durum kısa süre içinde tekrardan çağırılır ya da kullanılır ise beyin sizin için bu anıyı bir süre daha tutmak için çalışmalara başlar. Fakat belli bir süreden sonra bu anıya hiç erişim sağlanmaz ise beyin yaptığı temizlikte bu anıyıda beraberinde götürür. Ne zaman ki siz bu anıyı sürekli kullanır, düşünür ve şekillendirseniz kalıcı hafızada yer almaya devam eder. Örneğin yeni bir müzik aleti çalmaya başladığınızda öğrenme sürecinde birçok anı inşa eder ve depolarsınız. Ne kadar çok pratik yapar ve anılarınızı güçlendirirseniz beyninizde müzik aletini çalma bilgisinin daha güvenilir ve uzun dönemli kayıt etme şansını bulursunuz. Araya yıllar girdiğinde ve bir gün elinize tekrar müzik aletini aldığınızda derinlerde kalan anılarınız gün yüzüne çıkar, paslanmış olan ve uzun süre kullanılmayan anılar üzerine eklenilen yeni anılar ile becerileriniz eskiye dönmeye yüz tutar ve canlı kalır.

Şimdi de aslında öğrenme dışında ve belki de sizin kontrolünüz dışında kalan anılara odaklanalım. İnsanların size söylediği kötü sözler, başarısızlıklar, geçirilen rahatsızlıklar, terk edilmek, edilen kavgalar, geçirilen kazalar, istenilmeden şahit olunan görüntüler veya durumlar gibi zihninize kayıt edilen, sizi depresif, öfkeli, üzgün ve mutsuz yapan durumlar.. İşte bu anıları sildirmek mümkün mü? Bu anılarla yaşamak sizi günden güne yıpratıyorsa ne yapmalı?

Öncelikle bu anının zihindeki yolunu inceleyelim. Zihinde anıların kayıt edildiği yer sanılanın aksine bir kütüphane değil, çünkü anılar akışkan ve değiştirebilir öğelerdir. İlginçtir ama kötü anı ve iyi anı kavramı da yoktur. Anı tektir ama ona yüklenen duygu ve anlamlar sizin o anıyı her çağırdığınızda içinde bulunduğunuz ruh hali nedeniyle farklıymış gibi algılanır. Travmaların, sinir krizlerinin, nöbetlerin bu kötü anılar nedeniyle oluştuğu düşünülür. Bu nedenledir ki büyük paralar karşılığında zihindeki kötü anılardan kurtulmak için programlara ve merkezlere başvurulur. Transkraniyal Manyetik Uyarım (TMU) denilen ve birçok formu bulunan tedavi türleri size kötü anılarınızdan arınma vaadiyle “Sil Baştan (Eternal Sunshine of the Spotless Mind)” filminde de görmeye alışık olduğumuz yatarak başınızın bir makinenin içinde yerleştirildiği tedavi sürecine başlanır.

Peki hiç düşündünüz mü, kötü olarak nitelendirdiğiniz anıların da size ait olduğunu, sizi siz yapan oluşumlara katkıda bulunduğunu, çıkardığınız derslerin hayatınızda farklı kapılar açtığını.. Her an her yerde olumsuz olarak nitelendirilebilecek olaylar yaşayabilirsiniz, bu durum çok normalle olmakla birlikte hayatın size işte yaşıyorsun deme şeklidir. Evet belki bir gün gelişmiş teknolojinin de sayesinde bu anıları zihninizden tamamiyle yok edebilirsiniz. O anı hiç yaşanmamış sayılabilir ve asla üzülmeyebilirsiniz. Peki o anının size getirdiği yeni bilgileri hiç öğrenmemiş olarak yolunuza devam ederseniz böyle bir durumla yeniden karşılaşmanızda nasıl tepki verirsiniz? Güller içinde, kederin, üzüntünün, acının olmadığı bir hayat kulağa çok hoş gelebilir ama ne kadar sahicidir?

Her anınıza sahip çıkın, kötü olarak sınıflandırdığınız anılarınızı ötekileştirmeyin, yüklediğiniz duyguları ölçün olması gereken böyle miydi anlayın, tekrar düşünerek gün yüzüne çıkardığınızda ondan bir ders daha öğrenin, gelişin, hayatın devam ettiğini unutmayın, tatlısıyla acısıyla hayatı sevin, niye benim başıma geldi demeden bunu yaşamak beni nasıl biri yapar deyin, kıymet bilmenin ne demek olduğunu, hayatın çok kısa olduğunu bir kez daha hatırlayın. Hayat aynı durumları baştan yaşamanıza fırsat veremeyecek kadar kısa, olumsuzluklara kapılıp yaşamaktan vazgeçmeyin. Zorluklar asla bitmez, zaman acımasız davranabilir, yorulmuş ve depresif hissedebilirsiniz ama unutmayın kötü anı yoktur; sadece siz yeniden doğuyorsunuzdur..

Tutku DİNÇER

Hatalarınızdan ders çıkarıyor musunuz?

Yürümek, su içmek, uyumak, sevmek, özlemek gibi insan doğasının bir parçası olan “hata yapmak” gayriihtiyari veya bilerek eyleme geçirilir. Hatanın fark edilmesi için bazen 1 dk yeterli iken bazen ise bir ömür beklemek gerekebilir. Tamam hatayı yaptınız ama bu durumu nasıl değerlendirirsiniz? Hata yapmak çok normal ve kabul edilebilir mi? Aynı hatayı sürdürmek ne kadar akıllıcadır ya da hatalardan ders çıkarmak için nasıl hareket edilmelidir?

Adem ve Havva’nın yasaklı bir elmayı yemesi ile başlayan bir yolculuğa sahip olan insanlık aslında kimsenin kusursuz ve mükemmel olamayacağını, yapılan yanlışların ise bedelinin ödenmesi gerektiğini açıkça anlatır. Tabi burada yapılan hatanın büyüklüğü de önem taşıyor. Önünüze bakmadan yürürken ayak parmağınızı sehpaya vurmak acılı ama kısa zamanlı bir hata olarak tanımlanabilir çünkü etkisi en fazla 5 dakika sürecektir. Asıl anlam buradan çıkarılan ders olacaktır. Bir daha aynı noktadan geçerken daha dikkatli olmanız ya da sehpanın yerini değiştirmek muhtemelen tekrar yaşanmaması için yeterli olacaktır. Bu da çok küçük bir hata canım diyenler için resimi büyütüyorum: Arkadaşlarınızla keyif alarak ayrıldığınız bir mekandan eve döndüğünüzde çantada cüzdanı bulamadığınız o anı gözünüzün önüne getirin..  Çoktan eve gelinilmiş belki de çok yol katedinilmiş bile olunabilir bunca yolu geri dönüp mekanda cüzdanı aramak, yol üzerinde uğranılan yerleri ziyaret etmek ve sürekli en son nerede gördüm diye beyni yormak çok yorucu ve can sıkıcı olabilir. İşte bu durumda gelen aydınlanma eşliğinde bir daha bu kadar dikkatsiz olmayacağım hatta tekrar kaybetmemek için daha sıkı önlemler alacağım diyerek verilen sözler kısa vadeli olunursa can sıkıcı başka günler sizi bekliyor olacaktır.

Elbette ders çıkarıldığı sürece hata yapmak çok elzem bile olabilir çünkü yeni tecrübe ve kazanımlar hayatınızda başka pencereler açabilir. Albert Einstein’nın da çok katıldığım bir sözü var;

Hiç hata yapmamış bir insan, yeni bir şey denememiştir.

Diyelim ki hatayı yaptınız ve hatta hatanızı analiz edip yeni çözüm önerileri buldunuz ve belki de uzunca bir süre hatayı tekrarlamadınız. Peki dünya üzerinde tüm hataları yapacak ve yeni deneyimler kazanacak kadar vaktiniz ve sabrınız var mı?

Birleşmiş Milletler temsilciliği yapan, eşi ve amcasının ABD başkanlığı yapmasıyla kendini  siyasette bulup onlar ile aynı fikri savunmayan, İnsan Hakları Bildirisi’ne katkıları olan Anne Eleanor Roosevelt hata yapmak üzerine sarf ettiği sözler nokta niteliğinde..

Başkalarının hayatından ders alın, insan bütün hataları kendi yapacak kadar uzun yaşamıyor.

Siz siz olun hatalarınızı yaptım ne olacak, bir daha olmaz nasıl olsa, hatasız kul olmaz gibi kalıplara sığdırmayın. Evet her hata sizin ayak iziniz, sizi oluşturan yapı taşlarından biri ama daha fazla tökezleyip düşmemek, üzülmemek ve yorulmamak adına oturup kendinizle bir konuşma yapın. Neyi niye yaptığınızı anlayın, alternatif sonuçlar ve çözümler üretin, hatayı başkasında aramayın, neyi farklı yapabilirdiniz düşünün, etrafınızda yaşananlara seyirci değil öğrenci olun. Bırakın da nasıl düştüğünüz değil, nasıl yerden kalktığınız konuşulsun.

Tutku DİNÇER

Beklentileriniz yanıtsız mı kalıyor?

Hayal kurarken, tamamladığınız bir işin sonucunu beklerken, ilişki kurarken hep bir beklenti içinde olursunuz. Acaba nasıl olacak, umarım şöyle olur, böyle olursa benden mutlusu olmaz gibi sözleri birçok kez duymuşsunuzdur. Bu beklentilerin sonu gelmediği gibi tümünün gerçekleşme imkanı var mıdır ya da istediğiniz durumla karşılaşmadığınızda ümidinizi toptan yitirir misiniz?

Beklentilerin karşılanmaması ile ilgili bir sendrom dahi var adı ise de “Paris Sendromu”. Paris Sendromu genellikle Japon turistlerin onlara aktarılan parfüm kokulu sokakların, güzel müziklerin, şık kadınlar ve kibar erkeklerin bulunduğu Paris şehrini istedikleri gibi bulamamaları sonunca yakalandıkları ve psikosomatik belirtilere sebebiyet veren geçici psikolojik rahatsızlık. Hatta bu sendrom Japon halkında o kadar yaygın ki Japon büyükelçiliğinin Paris Sendromuna yakalanan vatandaşları için oluşturduğu 7/24 destek hatları bile var.

Beklentilerin karşılanamaması stres, kaygı, üzüntü ve öfke gibi durumların ortaya çıkmasına neden olmaktadır, evet belki de bir sendrom seviyesinde olmasada bu duygu değişimleri insan vücudu üzerinde olumuz etkilere sahip. Peki bu durumla nasıl başa çıkılmalı?

Kendinize ulaşılamayacak hedefler koymak, imkanı olmadığını bildiğiniz sonuçlar beklemek, kişilere gereksiz ve fazla güvenmek gibi davranışlarınız varsa bunlardan ivedilikle vazgeçmeniz gerekir çünkü bu yaklaşımlar kaçınılmaz mutsuz sonu beraberinde getirir. Çaba sarfetmeden sadece beklemek ya da ummak tembelliğin bir diğer adı olabilir. O nedenle aslında ilk yapmanız gereken isteğiniz karşısında çok çalışmak ve olumsuz bir sonuçta elinizden geleni yapmış olmanın tadına varmak. Kimseye bel bağlamadan, kendi hayatınızın iplerinin sizde olduğu bir yaşam sizi hem psikolojik hemde fiziksel açıdan tatmin edecektir.

Türk yazar ve şair Sabahattin Ali’nin beklenti konusunda sizinle paylaşmak istediğim bir sözü var;

Bu hayatta mutlu olmanın yolu; beklentileri düşük tutmaktır. Yoksa kanatlarından vurulmuş kuşa dönersin.

Sizde boş ve imkansız bekletilerinizin ardından su döküp yolunuza devam edin. Ter dökmeden gerçekleşecek hayalleriniz gün sonunda sizi mutlu etmiş gibi görünsede yazarı olmadığınız bir kitap rafta tozlanmaya mahkum olacaktır.

Tutku DİNÇER