Değişebilir misiniz?

Değişmek, TDK’nın tanımca “başka bir biçim veya duruma girmek” olarak ifade edilmiş. Birçok nesnenin, canlının değişebildiğini ya da form değiştirdiğini biliyoruz. Suyun buharlaşıp gaza dönüşmesi, ekilen bir tohumun yeşerip bitki vermesi, şekil verilerek eşyalara dönüşen tahtalar gibi sayısız değişim örneği var. Bu değişimler çok basit ve doğal durabiliyorken sıra kişinin değişmesine gelince niye çok farklı algılanıyor?

Okuduğunuz bir kitaptan sonra, izlediğiniz ve ilham aldığınız bir filmden sonra, katıldığınız bir konferans çıkısında ya da deneyimlediğiniz minik bir olaydan sonra gelen aydınlanma hissi ile kesinlikle böyle olmalıyım, bundan sonra böyle yapacağım diyebilmek çok kolay peki ya uygulamata o kadar kolay mı?

İlişki testlerinde veya terapilerinde sorulan klasik  bir soru vardır “Partnerinizde neyi değiştirmek isterdiniz?”. Bu sorunun sorulmasını bekleyen ve ardı ardına istemediği tüm özellikleri karşı taraf için sayan biri sıra kendisine geldiğinde yöneltilen tüm eleştirileri ret edebilir çünkü ona göre kendisinde değiştirmesi gereken bir özelliği yoktur bilakis karşı taraf tamamı ile suçludur. Sizce de öyle mi? Yaşadığınız her negatif durumda, yürümeyen ilişkilerde, biten arkadaşlıklarda, başarız sonuçlanan projelerde hep başkaları mı suçluydu ve sadece onlar mı değişmeliydi?

Peki iş mülakatlarında size yöneltilen “Sizce en iyi ve en kötü özellikleriniz nedir?” sorusuna iyi yönlerinizi ballandırırken, kötü yönlerinizde sahtekarlık yapmadınız mı?

Artık durup kendinizi dinleme vakti geldi elbette kimse mükemmel değil ve olamaz, eminim o zaman dünya çok sıkıcı bir yer olurdu, fakat istediğiniz kişi olmak ya da kazanmak istediğiniz davranışları edinmek konfor alanınızdan çıkarak ve bahane üretmeyerek başlıyor. Öncelikle klişe bahanelerden kendinizi arındırın, bu benim huyum demeyin, ben böyleyim beni seven böyle sevsin demeyin. Ardından neyi değiştirmek ya da kazanmak istiyorsanız onu kabul edip içselleştirin çünkü birinin zorlamasıyla hiçbir şeyi başaramazsınız. Siz için çaba sarfetmesi gerekenin sizden başkası olmadığını bilin. Bu adımlar atıldıysa gerisi azim ve çalışmaktan geçiyor.

Bir psikolog ya da yaşam koçu değilim ama kendinizi değiştirmenin ne kadar güzel olabileceğini ve sizi olduğunuz noktadan bambaşka yerlere taşıyacağına biliyorum. Başkasından değişmesini beklemek kendinizi değiştirmekten bin kat daha zor bir iş. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de ne güzel demiş:

Dün akıllıydım, dünyayı değiştirmek istedim;

Bugün ise bilgeyim, kendimi değiştirdim.

Şimdi biraz kendinizle muhabbet edin, dinleyin size neler anlatmaya çalışıyor. Hatta hayatınızda yolunda gitmeyen şeyleri gözden geçirin, sorunun ana kaynağına inip neleri farklı yapabilirdiniz onu görün. Yakınlarınıza sorun sizde hoşlanmadıkları neler var, bu kez bu sözleri yapıcı eleştiri olarak algılayıp irdeleyin. İdol olarak aldığınız kişilerin özelliklerini inceleyin, sizde de olması gerektiğini düşündüğünüz becerileri belirleyin, unutmayın akıcı konuşabilmek de bir beceridir. Kendinizi sevin, daha iyi bir siz olmak için tembellik etmeyin. Değiştirmeyin, değişin. Unutmayın her mucit çözümü başkasından bekleseydi, ben yapamam benim kapasitem bu deseydi şu anda yaşadığınız yer bir mağara veya ağaç kovuğundan öteye gitmezdi.

Tutku DİNÇER

Peşin hükümlü müsünüz?

Peşin hüküm TDK’nin de tek kelimeyle anlatmış olduğu gibi “Ön yargı” demektir. Ön yargı ise bir kimse veya bir şeyle ilgili olarak belirli şart, olay ve görüntülere dayanarak önceden edinilmiş olumlu veya olumsuz yargı olarak tanımlanmış. Hani şu insan sarrafıyım diyen kişilerin ben adamı gözünden tanırım dediği durum tam olarak bu zamana kadar biriktirdiği gözlemlerinin ön yargıyla birleşip hüküm çıkarması değil mi? Sizce ön yargı insanların tek hareketinde onlara etiket yapıştırmaya yetecek kadar anlamlı ve yeterli bir ölçüt mü?

Kristof Kolomb’un Hindistan’ı bulmak için çıktığı yolda Amerika’yı Hindistan sanıp orada yaşayan halka Hintliler demesi ile günümüze “Indian” olarak taşınan Kızıldereli halkının çok sevdiğim bir atasözü var,

Komşun hakkında hüküm vermeden önce, iki ay onun makosenleriyle yürü.

Empati yapılmadan sadece dış görünüş veya davranışlara göre ahkam kesmek aslında sizi insan sarrafı değil peşin hükümlü yapmaktan öteye geçemiyor. Karşılaştığınız durum veya kişileri öncelikle dinlemeli ve anlamalısınız. Günümüzde insanların komşularını bile tanımadığını varsayarsak birbirimiz hakkında bildiğimiz çok az şey var. İş yerinde o gün yüzü gülmediği ve sizle istemediğiniz tonda konuşan kişi kaba biri midir yoksa bugün bu durumda olmasını tetikleyen neden dün gece yaşadığı bir rahatsızlık olabilir mi?

Giyimine göre yargılayıp bu kesin böyle biridir diyerek sonrasında iletişim kurmak için çaba sarfetmediğiniz kişi ile ortak hobilerinizin olduğunu ve vakit geçirmekten çok keyif alacağınız bir dostunuz olup olamayacağını asla öğrenemeyeceksiniz çünkü siz o vakitte çoktan hükümü verdiniz. Belki de ön yargılarınız sayesinde birçok fırsatı elinizin tersi ile ittiniz.

Ön yargı sebebiyle fırsatları kaçırmamak ve en önemlisi karşınızda olan her ne ise ona değer vermek için kendinizi durumun yerine koyun ya da ana sebebi anlamaya çalışın. Destek olmak, yardım etmek, halden anlamak, koruyup kollamak, her ne olursa olsun sevgi duymak, kin ile beslenmemek insanları hayvandan ayıran özelliklerden bazıları.

Galileo Galilei’yi yargılayan kilisenin ön yargılarına yenik düşmeyip Dünya’nın Güneş’in etrafında döndüğü gerçeğini kabul etmesi Galileo Galilei’nin ve dünyanın geleceğini bambaşka yere taşıyabilirdi. Sizde geç kalmamak, kafanıza duvarlara vurmamak için varsayımlarınızdan yola çıkarak insanlara ve durumlara etiketler yapıştırıp görmezden gelmeyin. Sizi neyin beklediğini ancak kapıyı aralarsanız görebilirsiniz.

Tutku DİNÇER

Beyin jimnastiği yapıyor musunuz?

Varlığı ile kalem tutturup hesaplar yaptıran, yokluğu ile kalemi tutmaya aciz bırakan mucizevi ve bir o kadar karmaşık bir organımız var. Keşfedilmesinin üzerinden yıllar geçmiş olmasına karşın ne kadarının kullanıldığı ile ilgili şehir efsanelerinin ortalarda döndüğü, bizlerin düşünmemize, iletişim kurmamıza ve etrafımızı algılamızı sağlayan 7 gün 24 saat çalışarak dur durak bilmeyen beynimiz en kaba tanımla nöronlar arası iletişim yaparak çalışıyor.

Peki beyninize ne kadar iyi bakıyorsunuz? Her gün usanmadan yaptığınız cilt bakımları, vücut egzersizleri, ruhunuza iyi gelen yoga veya meditasyondan beyninize düşen pay ne?

Her gün ceviz yemek, arada sırada bulmaca çözmek, kitap okumak, yeni dil öğrenmeye çalışmak beyni beslemek ve geliştirmek için yeterli mi? Hiç şüphesiz bu aktivitelerin de bir katkısı var ama beyinde öyle bir yapı var ki monoton bir hayat yaşayan, alışkanlıklarından vazgeçmeyen insanlarda beyin aynı nöronlar üzerinden aynı yolları kullanarak ve hiç keşfe çıkmadan hayatına devam ediyor.

Buna da dur demenin bir yolu var aslında. Benim beynim de hep aynı yolları kullanmasın canım, boşuna mı taşıyoruz diyorsanız imdat çağrınıza “Nörobik Egzersiz” yanıt veriyor. Nörobik Egzersiz de neymiş diyeneler içinde ilk kez Amelikalı nörofizyolog Lawrence C. Katz ortaya atmış hatta “Beyninizi Canlı Tutun” adında 83 nörobik egzersizi yer aldığı bir kitap da yazmış. Nörobik egzersiz beyni canlı ve zinde tutmak için yapılan bir davranış yönetimi bu yöntem ile beyninizin farklı bölgelerine ulaşırken nöronlar arasında da yeni bağlantılar kurmaya başlıyorsunuz. Bu yöntem nasıl uygulanıyor der iseniz de beş duyu organınızı aktif ve bilinçli kullanarak, rutin dışı hareketler yapmaktan geçiyor.

Eğer hep aynı markete gidiyor, aynı kişiler ile iletişim kuruyorsanız ya da diş fırçanız, tabaklarınız hep aynı yerde ise, sürekli aynı kıyafetleri kombinliyorsanız ya da hep aynı yolları kullanarak ulaşım sağlıyorsanız üzgünüm ama beyin haritanız hep aynı yollarda git gel yapıyor ve beyniniz adeta bir kasabada yaşamaktan uzağa gidemiyor.

O zaman sanırım neler yapmanız gerektiğinizi anladınız ama örneklerle çeşitlendirmek istersek bundan sonra eşyalarınızın yerini ara ara değiştirerek beyninizi şaşırtın, basit işlerde az kullandığınız elinizi olaya dahil edin, farklı yollar keşfederek işinize, okulunuza gidin, saatinizi taktığınız kolu değiştirin, gözünüz kapalı şekilde giyinin, uyandığınızda farklı kokular bulun ve onu koklayın (Örneğin vanilya, limon, portakal..), etrafınızda gördüğünüz nesneleri sayın, gözleriniz kapalı duş alın elinizle duş başlığını, lifi, duvarları bularak zihninizde ortamı görmeden canlandırın, çoraplarınızı koyduğunuz yeri değiştirin, fotoğraflara tersten bakın, olabildiğince çok insana merhaba deyip onların giyinişine, saç renklerine, ayırt edici özelliklerine odaklanın..

Aslında bu listenin hiç sonu yok, yapılan birçok etkinlik çok farklı yollardan, farklı duyular katılarak çeşitlendirilebilir. Siz de beyninizi sürekli şaşırtarak yeni yollar keşfetmesini ve zinde kalmasını sağlayabilirsiniz. Öyle ki bu yöntemin kullanarak Alzheimer, Parkinson gibi hastalıklara yakalanmamın engellenebileceğinden bahsediliyor.

Beyinlerimiz savaşsın isterdim ama görüyorum ki siz silahsızsınız bayım.

Franz Kafka

Beyninize hak ettiği değeri vermek Kafka’nın betimlediği gibi silah haline getirmek için kollarınızı sıvayın. Sizin için mesaisiz çalışan bu organa biraz zaman ayırarak fark yaratın. Beyninizin haritasını sıradan bir kasaba yerine uçsuz bucaksız güzelliklerin olduğu kocaman bir dünyaya çevirin ki dünyayı hiç olmadığı gibi yeniden keşfedebilesiniz.

Tutku DİNÇER

Neye ne kadar zaman harcıyorsunuz?

Ne kadar süreceğini bilmediğiniz bir tiyatro oyunu düşünün; her perdenin 24 saat sürdüğü, hiç mola verilmeyen bir oyun ve başrolü de siz. Bu oyun öyle bir oyun olmalı ki sahnelerken çok büyük heyecanla yapılmalı ve izleyenlere “İşte bu!” dedirtmeli. Peki bu oyun nasıl başarıyla son ana kadar yönetilir ve zamanlama nasıl olmalıdır?

Aslında hayatlarınız bir tiyatro oyunu gibi değil mi? Belli bir mesajı ve amacı olan, ana karakterin belli olduğu ve farklı karakterlerin ona eşlik ettiği bir eser. Hepimiz kendi eserlemerimizin yazarı ve oyuncusu değil miyiz?

Peki bu oyun sürekli tekrar içeren, plansız, uzun zaman boş geçirilen bir eser olsa keyifle izler miydiniz,  hiç sanmıyorum. İşte tam da bu yüzden diyorum ki vakitinizi neye ne kadar harcıyorsunuz?

TLC Türkiye’nin konu aldığı bir program var adı da “Zaman Avcıları”. Bu programda hayatlarındaki her saniyeyi hesaplayan, onu boşa geçirmemek için büyük fedakarlıkta bulunan insanları yer alıyor. Programda konu edilen bir kadın sırf yılda 6 saatini ayakkabı giyerek harcamaktansa tüm yıl terlik giyerek yaşamını sürdürüyor. Böyle düşününce ne kadar delice geliyor kulağa. Ayakkabı giyip çıkarmaktan da vakit kayıp edeceksem varsın olsun denebilir ama ya gerçekten çok fazla saatleri hiç olmadık işlerde harcıyorsanız..

Gelin küçük bir örnekle hesaplama yapalım. Diyelim ki günde 1 saatinizi sosyal medyada gezinerek, 1 saat de dizi/film izleyerek hatta yarım saat de çok sevdiğiniz bir oyuna vakit ayırarak geçiriyorsunuz yani günde toplam 2.5 saatinizi bu şekilde değerlendiriyorsunuz. Kısaca ayda 75 saat ve 1 yılda 900 saatinizi bu şekilde kullanıyorsunuz bu da yaklaşık 37.5 gün anlamına geliyor. Sizce bu 37.5 günde neler yapabilirdiniz?

Bu örnek çok çoğaltılabilir ama birazcık hayatınızı gözünüzün önünden geçirip neye ne kadar vakit harcadığınızı ve gerçekten buna değip değmeyeceğini tartın. Elbette zaman cimrisi olmak ile zamanı planlı harcamak arasındaki o ince çizgi aşılmadan bu düzenleme hayatınıza girmeli. Zira her an her yaptığınızı dakikası dakikasına hesaplayıp anı kendinize zindan etmemek çok önemli.

Diyeceğim o ki, oyununuzun her perdesine hakkını verin. Size bedava ve kısıtlı verilen bu hazineyi  bir ustanın başyapıtına gösterdiği titizlik ve sevgiyle yaklaşın.

Tutku DİNÇER

Bugün ne öğrendiniz?

Anne karnından başlayarak son nefesimize kadar devam ekmekte olan bir yolculuğumuz var. Bu yolculukta sıkılmak, yorulmak, pes etmek yok. Eğer pes edersen aslında hayat bir nevi durmuş ve artık yaşanamaz oluyor, çünkü hayat seni asla beklemiyor. Aksine büyük bir şevkle bu yolda koşmaya devam edersen; binbir türlü kapılar, yeni mecralar senin oluyor. Bu yolculuğun adı ise “Öğrenme Yolculuğu”.

Öncelikle hayatta kalmak için yemek yemeyi, konuşmayı, dinlemeyi, keşfetmeyi ve hissetmeyi öğreniyoruz. Temel öğrenmeler tamamlanınca artık eğitim şart diyoruz. Konuştuğumuz dili bir de yazmaya başlıyoruz. Sonra fark ediyoruz ki dünya bizim evimizden, okulumuzdan, yaşadığımız bölgeden çok daha büyük. Bu sonsuzlukta keşfedilecek çok yer, farklı kültürler, milyarlarca canlı, bilim, sanat, inançlar, tarih.. gibi bir çok konu var. Bir kısmını aslında okullarda temel düzeyde öğrenmeye çalışıyorsun ve merak seni nereye götürürse o yoldan devam edip kendi dünyanı inşa etmeye başlıyorsun.

Peki okul bitince, iş sahip olup tecrübe edinince, 2 kitap okuyup bitirince öğrenme de bitiyor mu?

Kocaman bir HAYIR. Dünya gelişiyor, değişiyor, her saniye bambaşka olaylar patlak gösteriyor. 100 yaşına bile gelseniz hayat sizi şaşırtmaya devam ediyor ve siz aslında çok da fark etmeden binlerce şey öğreniyorsunuz.

Öğreniyorsunuz tamam da peki bunu ne sıklıkla ve ne kadar kalıcı yapabiliyorsunuz? Merak ettiğiniz her soruya cevap arıyor musunuz, yoksa neyse sonra bakarım mı diyorsunuz?

Bunu öğrenmesem ne olur ki yerine ilginçmiş iyiki öğrenmişim demek lazım, kim bilir belki bir gün geçekten işine yarayacak. Aklına bir soru mu takıldı, aç internetini hemen araştır. Güzel bir fikir mi buldun, hemen bak nasıl geliştirebilirsin, o kelimenin başka dilde nasıl telafuz edildiğini ne anlama geldiğini öğren ama şimdi öğren yarın değil. Her zaman kendine sor “Ben bugün ne öğrendim?” ve soruya asla büyük cevaplar arama, kimse senden Kuantum Fiziğine başla bugün anla bitir demiyor. Ben bugün kolay yoldan nasıl kavanoz kapağı açılır onu öğrendim deyip kendini tebrik et. Hatta bir defterin olsun, ne de olsa söz uçar yazı kalır. O gün ne öğrendin notunu al ve belki de bunu nasıl öğrendin onu yaz yanına. Hikayeleştir ki beynin onu bu gereksiz bilgiymiş diye sen uyurken silip atmasın. Bu konuyla ilgili Konfüçyüs de çok güzel bir söz söylemiş aslında,

Kişi her gün yeni eksiklerini bulup ortaya çıkarabiliyorsa ve her ay ustalaştığı konuları aklında tutabiliyorsa, onda öğrenme tutkusu vardır diyebiliriz.

Öğrenmenin sonu yok, bir saniye sonrasının da hayatta garantisi yok. Öğrenme yolculuğunda koşar adım ilerlemek ve hep daha iyisini görebilmek için şu saniyeden yatırımlarını yapmaya başla. Unutma hayat erteleyenleri değil, başaranları alkışlıyor.

Tutku DİNÇER

En büyük düşmanınız kim?

Dünyanın tarihi hiç süphesiz çok büyük savaşlarla, düşmanlıklarla ve katliamlarla dolu. Daha fazla hüküm sürebilmek, söz sahibi olabilmek, “benim” diyebilmek ve hayır bu benim hakkım demek için onca dökülen kan ve yitip giden hayatlar var.

Düşmanlık sadece toprak paylaşamamak mı, namus meselesi mi, yapılan kötülüklere karşı kayıtsız kalamamak mı, ya da nedensiz yere kafayı takmak mıdır?

TDK’nın tanımıyla düşman, “Birinin kötülüğünü isteyen, ondan nefret eden, ona zarar vermeye çalışan kimse, yağı, hasım, antagonist, dost karşıtı.” demekmiş. Kimseye söylenmemesi gereken, negatif ve ağır bir sözcük. Etrafınıza baktığınızda kötülüğünüzü isteyen, hatta sizden nefret eden ve en fenası size zarar vermeye çalışanlar var mı?

Düşman tanımında atlanan bir nokta var. Düşmanlık beslemek ya da kötü niyet barındırmak için illaki 2 kişiye gerek yoktur, kişi kendinin düşmanı olabilir hemde en azılı düşmanı.

Etrafınıza bakın dediğimde düşman olarak hiç kendinizi düşündünüz mü? Öyleyse bunu ele alın derim. Yeni bir şeye başlamaya karar verdiğinizde engel olan neydi; sen yapamazsın diyenler, o zaten yapıldı diyenler, boşu boşuna çaba sarf etme diyenler, aman canım sen yapsan ne değişecek diyenler ya da siz. Sizin gelişmenizi engelleyen, bilakis sizin kötülüğünüzü isteyen, karşıt çıkan siz değil miydiniz?

Şimdi aynayı kendinize tutma vakti. Birilerini suçlamak çok basit ama içinizdeki düşman ile uğraşmak o kadar da kolay değil. Vincent van GOGH’un çok güzel bir sözü var,

Eğer içinizden ‘sen resim çizemezsin’ diyen bir ses duyarsanız, her şeye rağmen çizin. O ses susacaktır. 

Düşmanınızı tanıyıp ona yenik düşmemek için savaşmaya devam edin. O elbet bir gün mağlup olacaktır siz ise kendi kahramanınız.

Tutku DİNÇER

Fazla hız tehlikeli midir?

Hayatımız, dünyamız şüphesiz çok hızlı gelişiyor ve değişiyor. Bizde bu gelişmelerden haberdar olmak ve güncel kalmak için sürekli araştırıp, okuyup, yazıp çiziyoruz..

Yetişmemiz gereken işler, yapmamız gereken onca görev, ocakta bekleyen yemek, 1 dk sonra hareket edicek olan metro, uyanmak için kurduğumuz alarm veya alarmlar derken koşuşturma içinde, sürekli bir şeye veya yere yetişmek için çaba sarfediyoruz. Haliyle bu koşullara uyum sağlamak ve dayanabilmek için her geçen gün daha da hızlanıyoruz. Hatta bu hızı o kadar benimsiyoruz ki sabretmek artık çok zorlaşıyor. Her şey hemen olmalı, geç kalmamalı gibi hissediyoruz.

Bu fikir artık her alanda karşımıza çıkıyor. Hızlı servis yapan restoranlar, uçarcasına giden arabalar, saliseler içinde sizi bambaşka yerelere taşıyan internet, 1 dakikada pişebilen donmuş yemekler ve daha nicesi..

Böyle bir hız ile hayat sürdürürken artık beklentilerimizin, hayallerimizin çok kısa sürede gerçekleşmesini istiyoruz. Bir an önce zengin olmak, kariyerde zirveye yerleşmek, en iyi eşe, eve, arabaya sahip olmak, çok fit olmak ve hemen olmak gibi isteklere kendimizi kaptırıyoruz. Çünkü biliyoruz ki hayat bizi beklemez, bu bir yarış ve ancak ilk bitiş çizgisini gören kazanabilir. Sahiden de öyle mi?

Çok severek okuduğum “Momo” adlı kitapta yazar Michael ENDE’nin Beppo adını verdiği karakter çöpçülük yaparak hayatını kazanıyor ve sevgili dostu Momo’ya bir şeyler anlatıyor. Yazar bize Beppo aracılığıyla çok güzel bir kesit aktarıyor.

Bazen önüne upuzun bir cadde çıkıyor. Öyle uzun ki, insan bunun sonu gelmez sanıyor. O zaman acele etmeye başlıyorsun. Gittikçe daha çok acele ediyor insan.
Her önüne baktığında yolun hiç de kısalmamış olduğunu fark ediyorsun.
Daha hızlı ve daha gayretli çalışıyorsun; sonunda nefesin kesilip güçsüz kalıyorsun. Ve cadde hala upuzun bir şekilde seni bekliyor.
İnsan caddenin tamamına bakıp hemen bir karara varmamalı. Her zaman adım adım ilerlemeli. Sürekli olarak bir adım sonrasını düşünmeli, bir adım, sonra derin bir nefes, sonra bir süpürge. İşte o zaman hayat zevkli olur. Önemli olan işini iyi yapmaktır. Öyle de olmalı. Bir de bakarsın ki adım adım bütün yolu bitirmişsin. Nasıl olduğunu anlamadan ve yorulmadan.
Önemli olan da budur.

Beppo’nun da dile getirmek istediği gibi hayatımızda karşılaştığımız uzun yollar bizi korkutup ürkütürse, bir an önce bitiş çizgisine varmak ya da çok yol katetmeye çalışmak yorucu ve yıpratıcı olabilir. Bu yolda yürürken önemli olanın siz ve yaşantınız olduğunu unutmamak çok değerli. Siz hedeflerinizi ve hayallerinizi yanınıza alarak çıktığınız her yolda varacağınız noktadan çok yol boyunca tanıştıklarınıza, yaşadığınız güzel anlara, aştığınız engellere, keşfettiğiniz yeniliklere odaklanın. Evet geride kalmamak için hızlı gidin ama hızın kölesi olmayın.

Tutku DİNÇER

Hayal kurmayı unuttuk mu?

Hayal kurmak TDK’da “Gerçekleşmesi istenen, özlenen şeyi düşünmek” olarak ifade edilmiş. Tabi bu hayal kurma eylemini gerçekleştirmek için gereken bir de hayal gücü var. Hayal gücü  hesaplanamayan, kişiden kişiye değişen ve belli bir sınırları olmayan herkesin kendine özel olan yeteneğidir. 

Hayal gücünün en kuvvetli olduğu zamanlar çocukluk dönemimiz ama bunu son nefesimize kadar köreltmeden sürdürmek yine bizim görevimiz. Sahi insan hayal kurmadan yaşar mı, gelin biraz da bunun üzerine sohbet edelim.

Etrafınızdaki çocukları bir gözlemleyin, onlar için imkansız diye bir şey yok, hayır olmaz yok, yapamazsın yok, neyse boşver yok, kısmetse olur yok, yarın hallederiz yok, inşallah yok ve benim vaktim yok demek hiç yok. O zaman bir düşünelim, onlar için bunlar neden yok?

Çünkü henüz hayal kurma mekanizmaları paslanmamış veya engellenmemiş, “Neden” sorusunu sormak yitip gitmemiş, ben yaparım cesareti sönmemiş. Kendilerine olan inançları tam ve gelecek bırakın onları korkutmayı heyecanlandırıyor. Daha iyisi ve güzeli için hayal kurmaya devam ediyorlar. Hatta hayali arkadaşları bile var ve onlarla oyun oynamak saçma değil aksine eğlenceli.

Peki ben size hayali arkadaşlarınızla takılmanızı mı öneriyorum, sizi mutlu ediyorsa neden olmasın. 🙂

Günümüzde bedava olan yegane şeylerden biri hayal kurmak, evet bedava ve sizden başka kimsenin buna erişimi yok, yıllarca saklanabilir ve hatta kolayca geliştirebilir. Öyleyse neden bu cevheri kullanmaktan çekiniyoruz? Kim ne der, öyle şey mi olurlara bu kadar takılı kalıyoruz?

Unutmayın ki bugün yapamazsınız diyenler, başarılarınızın önü arkası kesilmeyince sizi en ön sıradan alkışlarlar.

Şimdi hadi düşünmeye başlayın neler istemiştiniz, neler dilemiştiniz veya artık ne dilemek ya da neyi başarmak istiyorsunuz? Zorlayın kendinizi çünkü bunu gerçekten yapmaya başladığınızda kendinizi bir hayal cennetinde bulucaksınız. Her baktığınız objede, rüzgarın teninize değdiği anda, hoş bir kokuda, güneşin doğuşu veya batışında ve bazen de rüyalarınızda sizlere kucak açmış bekleyen hayal gücünüz var. 

Umut insanoğlunun yapı taşlarından biri. Sizi her gün yataktan kaldıran, zorluklara karşı dayanma gücünü veren, olmazları olduran ve mutluluğu daim eden şey umut. Peki umut ne ile beslenir?

Ben size söyleyeyim umut etmek hayal kurma ile başlar. Daha iyiyi, daha güzeli hayal ettikçe umudu besleriz ve bunun uğrunda daha çok çalışıp, bu alın teri ile daha mutlu hale geliriz.

Size çok duyduğunuz bir sözü hatırlatmak isterim .

“Mantık sizi A noktasından B noktasına götürür, hayal gücü ise her yere.”. 

Albert Einstein’ın bu sözü size her zaman bir rehber olsun, çıkmaza girdiğinizi düşündüğünüz her anda derin bir nefes alıp bu sözü hatırlayın ve özel gücünüz olan hayal kurmayı kullanmaktan asla vazgeçmeyin.

Tutku DİNÇER

Gerçekten vaktimiz yok mu?

Hiç şüphesiz dünyamız çok başka ve zorlu bir süreçten geçiyor. Hayatlarımız bu sürece adapte olabilmek için hızlıca değişiyor. Çalışma stillerimiz, bulunduğumuz konumlar, yaptığımız aktiviteler, sosyalleşme biçimimiz ve daha nicesi.

Bu süreçte en popüler ve sağlıklı çalışma biçimi evden çalışma haline geldi.

Aslında evden çalışma kavramı her ne kadar koronavirüs nedeniyle revaçta olsada uzun zamandır uygulanan bir çalışma stili. Çalışanların evden veya ofis dışı bir ortamda teknoloji ve sistemleri kullanarak işlerini uzaktan yönetebilmesine fırsat veren bu yöntem iyi ve kötü yönleriyle her zaman tartışma konusu oldu. 

Peki evden çalışmak iyi mi kötü mü?

Elbette bu sorunun salt bir cevabı olmadığı gibi kişiden kişiye de farklılık göstermekte. Metropollerde yaşayan insanların en büyük avantajı trafikte geçirdikleri süreleri ortadan kaldırarak kendilerine zaman yaratmaları oldu. Ayrıca her gün dış görünüm için gösterilen özen ve harcanan sürede minimize edilmiş oldu. Dışarıdan yemek yeme kavramı neredeyse en aza indi ve kişiler her gün kendi istedikleri yeme içme imkanı buldu. Sigara kullanan çalışanlar için her an her yerde içebilme imkanı doğdu. Bunun yanında çalışma saatleri birçok insan için tarih oldu. 7/24 hizmet vermekteyiz anlayışı sadece kurum bazlı değil çalışanlarında mottosu haline geldi. Bu süreçte kendi yemeğini yapabilme özgürlüğü kimileri için aperitif ne varsa ya da fast food yemekten öteye geçemedi. Spor salonlarına olan üyelikler yalan olunca ya evde düzenli spora devam edildi ya da çoktan mazi oldu. Kilolar alındı veya verildi. Yeni tarifler denendi. Hafta sonu tatil oldu veya son maili de atayıma döndü. Toplantılar hız kesmeden devam etti, teknolojinin de desteği ile aynı ortamdaymış gibi yapıldı ve tabi yanlışlıkla gözüken pijamalar, içilen biralar, gaz kaçakları ve çoçuk ağlamaları da görüşmelere renk kattı. En büyük aktiviteler evde koşmak, balkonda veya terasta yayılmak, canlı yayınlarda konser izlemek, fitness hocaları ile spor yapmak, sosyal medya araçları kullanarak toplu isyanlar başlatmak oldu. Özel günlerde balkondan alkışlar tutuldu, ışıklar kapatılıp açıldı.

Tüm bu olanlardan sonra sizce evden çalışmak ya da karantina sürecinden evden üretim yapmak iyi mi kötü mü?

Elbette bu karantina süreci bittiğinde ve dünya hastalıktan temizlediğinde ofislerimize geri dönmüş olacağız ama artık hiç evden çalışamayacak mıyız? Yoksa evden çalışmak artık akşam da evden çalışmaya devam mı etmek olucak.

İnsanlar ne güzel iş bitti akşam eğlenelim kendimize zaman ayıralım, şuraya gezmeye gidelim veya haftasonum buraya kaçalım demeyi sürdürebilecek mi?

Ana sorumuza gelirsek kendimiz için bir şeyler yapmaya gerçekten de vaktimiz yok mu? 

Şimdi hep birlikte çalışma saatlerimizi düzene koyup, sosyal medya hesaplarımızı bir kenera bırakıp, her ne yapmayı istiyorsak ona odaklanalım. Kitabımızı kafamızda soru işaretleri olmadan kendimizi vererek okuyalım. Matımızın üstüne çıkıp bedenimize hak ettiği değeri verelim. Yeni hobiler edinelim. Kendimizi ve yeteneklerimizi keşfedelim. Bize kalan her saniyenin kıymetini bilip onu hiç uğruna tüketmeyelim. 

Çünkü sizde biliyorsunuz ki kendinize ayırabilecek vaktiniz her zaman var ama bu vakiti nasıl değerlendirdiğiniz sizi siz yapan.

Tutku DİNÇER

Peki neden evde kalamıyoruz?

Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba 🙂 İyiki geldin , şimdi seninle biraz sohbet edelim ne dersin?

Ülkemizde ve dünyamızda etkisini gösteren Covid-19 virüsü hepimizin de bildiği üzere can almaya ve yayılmaya devam ederken tüm dünya insanlara evde kalma çağrısında bulundu. Evde kalma yani bir diğer deyişle karantina aslında insanların öncelikle kendilerini ve sonrasında ise diğer insanları riske atmamaları adına bazı ülkelerce sokağa çıkma yasağı olarak kimisinde de gönüllü karantina adıyla uygulanmaya çalışılıyor.
Peki insanlar gerçekten bu karantina sürecinin önemini anlayabildi mi? Yoksa sadece evde hapsedilmiş olma duygusundan son derece rahatsız hale gelerek bu durumdan şikayetçi olmaya devam mi ediyorlar?
İnsanoğlunun doğuşundan itibaren ev kavramı çok form değiştirdi aslında. İlk çağlarda ev yani ağaç kovukları ve mağaralar insanların fiziksel koşullardan korunmak için ve aile bütünlüğünü sağlamak adına tek bir çatı altında toplanma içgüdüsüyle başlayarak bugünlere kadar geldi. Hayatta kalabilmek adına Maslov’un da hiyerarşisinde belirttiği ilk basamakta “barınma” önemini arttırarak form değiştirmeye devam etti. Başlarda aslında sadece üstü kapalı, mevsime göre hava sıcaklığı optimal tutulan, çok bölmeye ihtiyaç duymadan minimalist bir yapıdan milyon dolarların konuşulduğu içinde inanılmaz teknolojiler ve lüks barındıran malikaneler haline geldi. Peki nasıl bu hale geldi?


Hepimizin aylarca aradığı, en güzeli, en büyüğü olmalı, çok kullanışlı ve lüks olmalı dediği evlerimiz niye bize hapishane gibi gelmeye başladı?
Şimdi evinizdeki ilk gününüzü hatırlayın, büyük bir hevesle kiraladığınız veya satın aldığınız o günü, işte hayallerimin evi dediğiniz o anı, sonrasında ise en güzel eşyalarla doldurmaya çalıştığınız o süreci, aman onda var bende niye yok diye hasetle aldığınız her aksesuarı ıvırı zıvırı, özenle temizliğini yapıp o son parçayı da yerleştirdiğiniz canınız evinizi , sahi ne oldu ben burada ömrümün sonuna kadar yaşarım dediğiniz o ana?


Aslında şöyle oldu. Tabiki de evinizin tadını sonuna kadar çıkardınız, eşinizi dostunuzu ağırlayıp çok güzel anılar biriktirdiniz. Her geçen gün gezdiğiniz alışveriş sitelerinde, market raflarında “aa ama bu bizde yok bunu da alıyorum ben..” diyerek evinizi doldurmaya devam ettiniz ve tabi yaşam gereği dışarı çıkıp işinize, okulunuza, meşgalelerinize devam ettiniz. Sosyal medyayla tanıştınız ve herkesin hayatının ne kadar mükemmel sizinkinin ise ne kadar sıkıcı ve sade olduğunu fark ettiniz. Sonra ver elini Influencer’ların gezdiği mekanlar, ünlülerin gittiği gece kulüpleri, sağlıklı yaşam workshopları, görülmeyen bir sürü yeni yerlerin keşfi, sabah ormanda koşular, akşam arkadaşlarla buluşup story atmalıyız telaşı ve ara sıra kıyafet ve aksesuarla doldurduğunuz evinize uğrayıp bir sonraki aktivitenize hazırlanma süreci…
Evet artık eviniz sizin için belli bir saat uyumak ve insani ihtiyaçları gidermeniz için bir istasyon ve sırf bunun için tonca paranızı betonlara harcadınız, harcadık. Şimdi ise dışarıda elini kolunu sağlayarak gezen bir virüs nedeniyle güzel evlerimizde inzivaya çekilmek zorunda kaldık.
Şimdi oturduğunuz yerden odanıza, evinize bir göz atın. Binbir hayallerle oluşturduğunuz ve sizin eseriniz, yuvanız olan bu mekana hakettiği değeri ona gerçekten verebildiniz mi yoksa bunların hepsi bir anlık hevesle mi kuruldu anlayın. Bu karantina sürecini bir hapishanede kalmak olarak değil, sizin yansımanız olan evinizde , kurduğunuz hayallerinizle ,sevdiklerinizle keyifli vakit geçirerek , kendinize daha çok odaklanarak ve her canlıyı önemseyerek kalmaya devam edin.

Elbet bir gün dışarı çıkıp bu günlerde geçti diyerek hayatımıza kaldığımız yerden devam edeceğiz, fakat o güne kadar en önemli olana yani size ve hayatınıza hakettiği değeri vererek geçirin.

Tutku DİNÇER